Bitmeyen-2

Titreşimleri, ekşimiş nemli duvarlardan içindeki dehlize doğru spiraller çizerek sivriliyordu. Doğrusu şaşılacak bir yer bura’sı. Yeryüzünün birikmiş tüm hayretlerini hortlatan bir bumerang zincirine nasılda bağlanmış. Kırgınlığını, derisini tersten giyinmiş avanak bir kirpi gibi tanımlıyordu. Zihninin ağız boşluğunu havayla temas ettiren bu değildi tabi.  Yol alan bir sisifos gibi kaderini çoktandır kabullenmişti.

Bir enstrüman olmalıydı, ama elinde ama duyulabilir bir mesafede; mutlaka! Fakat eski bir yapı bu, hangi düşün merdiveni boşluktan aydınlık türetebilecek güçteydi? Göğün merkezini yalımlarken ateş esintisi, burda bulunmasının hangi rüzgarın yoldaşlığıyla olduğunu unutmuyordu, aksi,  bir lükstü ve tarih onun bu raydan çıkması için olabildiği kadar gereksiz bir striptiz şovuydu. Zihni, gözlerinden akan harfleri ve kombinasyonla biraraya gelen bu sözcüklerden üreyen ünlemlerden başka bir şey görmüyordu.

“hm! Bu değil.”

Kısa bir an süren sessizlik sonunda yarılmıştı. Olamaz ki ama kendini tok sesli bir şövalye gibi hissetti, tekrar anlık bir tanışma faslı yaşadı kendisiyle.

Evet, bu benim!

“hain. Kendine gel!”

Bunu pekiştiren bir kaş kaldırma refleksiyle devam ettirdi. Aldığı mesafeye bakarak tekrar olduğu yere geldi. Sol bacağını kaşırken tırnaklarının neden bu kadar geç uzadığını düşündü.beslenmeyi sorun  olarak algılamaktan uzak bir yaşamı vardı fakat sanırım protein gerekliliğinden ve günlük et tüketiminn zorunlu mali sıkıntılarını düşündü. Tek kişilik ve ilerde bir aile kurarsa eğer çekirdek bir hesap yaptı. Her gün zorunlu gelişim için et yediğini düşünürken midesi kalktı, tiksindi biran ve böylece bu dertten de kurtulmuş oldu. Aile hayatı, yaşam arkadaşı ve uzamayan tırnakları başka bir günün şok edici tarihine ertelendi.

Havalandırması olmayan bu yerden sinen kokuları içine çekerken eskimiş nesnelerin yoğunlaşmış suretini de içine aldığının farkındaydı. İlk duyduğu sesin kayboldğunu farketti. O ses mi onu buraya getirdi yoksa ses o burdayken mi geldi? Hafıza sınırlarını zorlarken bulunduğu zamanı algılamak suyun üstünde seken taşı göstermek kadar zorluydu. Birden bir düşme sesi duydu anladığı kadarıyla kırılan birşeydi bu. Ellerini sallarken deydiği yeri yokladı. Çocukluğundaki telefon köşesini hatırladı, ve hatırlamanın olabildiğince aniden gelen tahakkümüne diş biledi..

Sabah mayışmasında bindiği minibüslerin soğukluğu ve gecenin sabaha karışmak istemeyen karanlığını, zamanın saatsizliğini, sabah kahvaltısının değişmeyen salçalı yumuralı kavrulmuş zeytinini, geç kalmaktan korktuğu için tek demlikte yapılan çayın hakaretini ve aceleyle yudumlarken yanan ağzının tavanını ve sonradan acaba yumurta kokuyor muydum büyümüşlüğünü, mahallenin öcüsünü, arkadaşlarından sakladığı, duvardaki “kahrolsun sömürü” nün “kahrolsun sümüğü” olması gerektiği çok bilmişliğini ve her haftanın beş günü bu yazının önünden geçerkenki artisliğini. Yağmurun hafızasındaki ilk rengini ve nihayet  o kışı.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s